Lida Yosun Jeli Lida Meizi Çay

 
Ara
29

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Aralık-29-2008

Aşırı kaygı, empati yapamama, bencillik ve duygusal zeka eksikliği çiftleri boşanmaya götürebiliyor.

Her zaman iyi niyet ile başlar evlilikler. Gelecek kurguları, hayaller ve beklentiler evlilik üzerinde bir yük oluşturabiliyor. Giderek bencilleşen kişilikler, beslenen ego ve zorluklara karşı tahammülsüzlük gibi durumlarda başarısız evliliklere neden olabilmektedir. Giderek artan mutsuzluk ve çoğalan boşanmaların başka ne gibi nedenleri var sorusunu Yeryüzü Eğitim ve Danışmanlık’tan evlilik ve aile danışmanı Nazlı Özburun ile konuştuk.

-Evliliğin sağlam temelde olması neye bağlıdır?

Kişilerin kendilerini tanımalarına ve ne beklediklerini doğru ifade edebilmelerine bağlıdır. Bunun yolu da evlilik öncesinde bu sorumluluğa sahip olmak gerektiğidir. Evliliğin öğrenilmesi gereken bir şey olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır. Evliliğin sağlam temelde olması çiftlerin sağlam erdemlere sahip olmasını da gerektirir. Burada eşlerin bir tarafının neden olduğu yanlışlıklar, zaaflar, özensizlikler evlilik bağının zedelenmesini sonuç verebilir. Özetle ilk sorunuzu şöyle cevaplayayım. Evliliğin sağlam temelde olması ona verilen emeğe ve yapılan duygusal yatırıma bağlıdır.

- Evlilik sevgi, saygı ve güven bağı ile ancak mümkündür fikrine katılır mısınız?

Kesinlikle katılıyorum ve önemine altını çizerek dikkat çekiyorum. Bu üç bağın olması ve zedelenmesine önem verilmelidir.

- Boşanmayı duygusal bağın bitmiş olması olarak algılayabilir miyiz?

Her zaman duygusal bağ bitmeyebiliyor ama duygusal bağın bitmiş olması evliliklerin bitişinin sık nedenlerinden birisidir. Kimi zaman da kişilerin duygusal bağı bitmiyor ama farklı çatışmalar nedeniyle son çare olarak boşanmayı seçebiliyorlar. Şarkıdaki gibi severek ayrılanlar…

- Boşanmaya götüren daha çok hangi bağın zedelenmesi ile olmaktadır?

Ben bunun güven olduğu kanısındayım.

- Evlilikte yaşanan stres kaynakları nelerdir?

Pek çok stres kaynağından bahsetmek elbette mümkündür. Burada çiftlerin kişilikleri ve evlilikten ne bekledikleri belirler. Kültürel alt yapıları da yine diğer bir etkendir. Özellikle ifade etmek istediğim stres kaynağı ise, kendini doğru anlatamamak, karşıdakini doğru anlayamamak.

- Yaşanan her stres etkeni boşanmaya götürür mü?

Elbette hayır. Çözümlenemeyen ve yalama olmuş etkenler boşanmayla sonuçlanabilir. Stres etkenleri ile baş etmek, onları bertaraf etmek, karşılıklı adım atarak ortak altın noktada buluşmaları gerekir. Bu başarılamazsa sonuç boşanmak olabilmektedir.

- Boşanma oranlarının artması sosyal sebepleri neler olabilir?

Bireysel yaşamın ve ben merkezli hayat felsefelerinin toplumda geçerlilik kazanmasını sosyal bir sebep olarak görebiliriz. Kolektif ya da toplumsal düşünce yerine bencil bir düşünme yapısına giderek daha fazla sahip oluyoruz. Bu empatinin kaybedilmesi anlamına da gelir bir bakıma. Benmerkezci düşünce, karşı tarafı anlama çabasının olmayışı evliliklerin başarısız olmasında etken olmaktadır.

- Eskiye göre evlilikte eşlerin tahammül eşiklerinin düşmüş olmasını nasıl açıklarsınız?

Bireysel hazlar öne geçti yaşamda. Her şeye kolay sahip olma ilkesi benimsendi. Kolay elde edilenlerle de tatmin olunamaz bir duruma gelindi. Emek ve çaba kaçınılan bir şey oldu. Zor kazanılan şeylerin kolay kaybedilmeyeceği ilkesi unutuldu. Bu bir yaşam felsefesi halini aldı. Sonuç olarak insanlarda kendi için yaşama anlayışı her şeyin önüne geçti ve tahammül eşiği düştü. Tolore edilmek istenmiyor artık. Ben buyum ve olmuyorsa zorlamayalım kendimizi, yorulmayalım anlayışı yaygınlık kazandı.

- Kültürümüzde evliliklerin boşanmakla bitmesinin hoş görülmemesi ne derece önleyicidir?

Önleyici etkisinin devam ettiğini söyleyebilirim. Kültürümüzde boşanmanın son çare olarak görülmesi, yapılan her şeyin yapılmasından sonra kaçınılmaz ise onay verilmesinin önleyici bir etkisi var. Özellikle Anadolu’da boşanma olgusuna sıcak bakılmaması azaltıcı bir etken. Batıda boşanmalar doğuya göre daha fazla bu nedenle

- Boşanma oranlarının batıda daha çok olduğunu söylediniz. Bunun nedeni nedir?

İnsanların kendilerine bile tahammül edecek güçlerinin olmamasını burada zikretmek gerekir. Refah ve gelir seviyesinin yüksek olduğu bölgelerde boşanma oranları daha fazla. Zengin bölgelerdeki okulların sınıflarında okuyan öğrencilerin neredeyse yarısı boşanmış aile çocuklarından oluşuyor. Üzülerek ifade etmem gerekir ki boşanma oranları artıyor. İmkanların artması ile mutluluk aynı seviyede artmıyor. Kişiler doyurulamaz oluyor. Tahammül ve empati yoksunluğu önemli etken. Bireysel zevklerin yaşam pramidinin ilk sıralarına yükselmesi başka bir neden olabilir. Refah maddi olarak artıyor ama beraber düşünme fikri azalıyor. Aynı evde farklı dünyalarda yaşanıyor. Aynı pencere önünde duruluyor ama farklı açılardan bakılıyor. Narsistik savunmalar güç kazandı. Eleştiri hemen kavga nedeni olabiliyor. Tüm bunlar boşanma oranlarının artışında etken olabilir.

- Ekonomik durumun iyi olmasının refahı ve mutluluğu getirmediğini söylediniz. Aslında tersinin olması gerekmez mi?

Beklenti bu yönde ama sonuç böyle değil. Mutluluk maddi olanakların artmasıyla ters orantılı işliyor. İnsan sahip oldukça tatmini düşüyor. Adeta eşya insanı esir etmeye ve mutsuzlaştırmaya başlıyor. Bugün batı bunun güzel bir örneği olarak duruyor karşımızda.

- Boşanma konusunda belli safhalardan bahsedilebilir mi? Boşanma aniden gelişen bir olgu değildir herhalde?

Evliliğini önemseyen, iyi bir birlikteliği hedefleyen kişiler gerçekten düzeltemeyeceklerini anlamadan boşanma yolunu seçmiyorlar. Tüm ümitler tükendiğinde ve de aile desteği söz konusuysa boşanma gerçekleşiyor. Kimse sabahtan akşama boşanalım diye yola çıkmıyor aslında.

- Evlilikte beklentilerin yüksel olması boşanmanın bir sebebi olabilir mi?

Bu önemli bir sebep gerçekten. Kişiler kendilerine dönüp bakmadan hep karşılarındaki insanın kendi isteklerine uygun davranmadıkları konusuna yoğunlaşıyorlar ne yazık ki. Evlilikte kişiler kendilerini öncelikle iyi tanımalılar. Kişilik zaaflarını bilmemeliler. Güçlü ve zayıf yönlerinin farkında olmalılar. Karşı tarafında aynı şekilde bu özelliklerini bilmeliler. Bu başarılabilirse beklentilerde hayali olmaktan çıkar gerçekliğe uygun hale gelir. Kendini yeterince tanımayan çiftlerde genellikle beklenti düzeyi yüksek oluyor çünkü karşı tarafı abartıyor ve idealize ediyor.

- Boşanan eşler için konuşamayan eşler denebilir mi?

Çoğunlukla evet konuşamıyorlar ve de önyargısız dinlemeyi denemiyorlar.

- Eşlerin konuşabilmesi, karşılıklı anlayış ne kadar evliliği onarıcıdır?

Büyük oranda onarıcıdır ama niyet evliliği devam ettirme amacı taşıyorsa sonuç vermektedir. Evlilik iletişimin çok önemli olduğu bir alandır. Doğru iletişim evlilik başarısında önemli bir etkendir. Konuşma tanımayı getirir, tanıdıkça farklılıklar fark edilir bu da anlayışa götürebilir çiftleri… Burada her zaman iyi zan kuralı geçerli olmalıdır yoksa her konuşma anlayışlı olmayı beslemez. Yıkıcı eleştiri amacıyla dinlenilmemeli, anlamak için konuşulmalı.

- Empati yoksunluğu boşanmaya giden yolda nereye oturur size göre?

Empatik olmaya çalışma niyeti, eşleri birbirine karşı daha merhametli davranmaya yöneltebiliyor bu da ilişki için iyi bir şey. Böyle bir çaba yoksa da kılıçlar kuşanılıyor diyebilirim. Yıkılan evlilikler empatisizlikten de kaynaklanır. Emek ve fedakarlıkların görülmesini de sağlar.

- Uzun süre flört etmiş insanlar şaşkınlıkla “eskiden çok iyi idik, dört yıl flörtümüz var ama iki sene zor dayandık” diyebiliyorlar. Sizin yorumunuz nedir?

Kendisinden memnun olmadığı için kendisini olduğu gibi göstermek yerine makyajlayarak gösteren ve karşılıklı olarak birbirleriyle maskelerin ardından ilişki kurarak evlenen bireyler evlilikle birlikte çıplak gerçeğe uyanabiliyorlar. Sonrası malum ya yüzleşebilme cesareti ya da boşanabilme cesareti.

-  Evliliklerin boşanma ile sonuçlanmasında erkeklerin yeterince sorumluluk almama eğilimin etkisi var mıdır?

Evet. Erkek evli olmanın getirdiği sorumlulukları almayı istemiyor. Hayatı hep bildiği gibi yaşasın eşi de ona uysun gibi bir beklenti içindeler.

- Anne bağımlılığını bitiremeyen ‘Gölge tipler’ evlilikte neden başarılı olamıyorlar?

Anneyle olan göbek bağı doğunca kesilmesi gerekir biliyorsunuz. Ama öyle erkekler var ki bu bağı ölene kadar taşımak istiyorlar. Anneler de buna dünden razı zaten. Birde gelinler razı olabilse her şey iyi olacak ama bu sağlıklı değil.

- Duygusal zekanın yeterince olmayışı boşanmalarda etkin olmaktadır denebilir mi?

Bu da bir sebep olarak gösterilebilir ama asıl çatışmalar iletişimlerde alınan ve verilmek istenen mesajlarda yaşanıyor.

- Tartışma ve eşlerin kendini birbirine kapatmasında psikolojik sorunların etkisi ne kadardır?

Çok fazla. Yıpranmışlık ve tahammülsüzlük getiriyor. Zarardan korunmak için de bir taraf ilişkiye kapatıyor kendini. Ümidini yitiriyor.

- Hangi psikiyatrik sorunlar boşanmayı tetiklemektedir?

Paranoyalar, obsesyonlar, depresif duygu durum bozuklukları, aşırı ve sürekli kaygı yaşamı çekilmez yapabildiği gibi evliliği de derinden etkilemektedir. Yaşanan bu psikiyatrik sorunlar çiftleri ciddi şekilde rencide ediyor bir nevi ‘ilişki yorgunu’ oluyorlar. Bu hastalıkların kişide meydana getirdiği değişiklikler tedavi konusunda isteksizlik veya tedaviye uyumsuzluk, direnç boşanmayı tetikleyebilmektedir.

- ‘Şiddetli geçimsizlik’ kavramı neyi anlatıyor?

Tarafların bir arada duramamalarını anlıyoruz. Bir araya gelmek  gibi bir isteklerinin olmaması, zorunlu karşılaşama durumlarında bile birbirlerine psikolojik ve biyolojik zarar verme potansiyellerini kontrol edememeleri anlamına geliyor.

- Size göre hangi davranışlar evliliği sarsıcıdır?

Kesinlikle güven ve dürüstlüğe uymayan davranışlar.  Dürüst olunmadan insan olunamayacağı kanaatindeyim. İnsan olunamazsa eş zaten olunamaz.

- Boşanmalarda çocukların oluşu ne gibi bir etkiye sahiptir?

Çoğunlukla bağlayıcı bir etkisi var. Ama eğer ilişkinin tutar bir yanı varsa dayanıyor. Ama ilşki çok kötüyse çocuklar değil hiçbir şey kurtaramıyor.

- Terapilerinizde boşanmak niyetiyle gelenlere nasıl yardımcı oluyorsunuz?

Evliliğin genel bir değerlendirmesini yapıyoruz. Eşlerden ikisi de boşanmayı istiyor ama acı az olsun diyorlarsa o zaman acının azaltılması yönündeki seçenekler üzerinde çalışıyoruz. Bazen de sözel boşanma isteği her zaman gerçek bir boşanma niyeti anlamı taşımayabiliyor o zaman da evliliğin sorunlu alanlarının tamir edilip edilemeyeceğine bakıyoruz. Eşleri kendileriyle yüzleştiriyoruz. Evliliklerinin bitmesi durumunda nelerle karşılaşabileceklerini deneyimlemelerini sağlıyoruz. Gerçekte ne istediklerini ve bu istedikleri şeyin gerçekleşmesi durumunda karşılaşacakları şeylerin sorumluluğunu almaya hazırlıyoruz. Ama eğer eşlerden birisi boşanma konusunda kararlıysa ve diğeri de boşanmak istemiyorsa, o zaman boşanmak istemeyenin bağımsızlaşarak boşanma kararını en az acı ile alabilmesine yardımcı oluyoruz.

- Boşanma kararı verilmişse daha az yaralanmak için nasıl davranılmalıdır?

İnsanı en fazla mutsuz eden şey elinde olmayanı istemesidir. Kişinin öncelikle bunu kavrayabilmesine çalışmak önemli… Eğer birisi sizinle aynı yolda yürümek istemiyorsa ona yolun açık olsun diyebilmeli insan zorda olsa zaten başka çarede yok. Aksini yapmaya çalışmak yerçekimine direnmek gibi bir şey hem acı hem de boşa giden bir çaba. Bu kadar emek ve zamanı kendisini istemeyen birine harcamak yerine kişinin kendini onarmaya harcaması daha anlamlı. Yaşam çok kısa ve çok değerli. Yapacak çok şey var.

- Boşanmalarda en çok çocuklar mağdur olmaktadır fikrine katılır mısınız?

Ne yazık ki doğru… Ama boşanma sonrası kurulan ilişki biçimleri daha fazla zarar veriyor.

- Boşanmayı da bir travma olarak değerlendirebilir miyiz?

Evet bir travmadır. Demir leblebi yutmak gibidir aslında ama çare oysa yutulmalıdır.

- Boşanma sonrası eşler ne kadar bir sürede kendilerini toparlayabiliyorlar?

Kişiden kişiye değiştiği gibi cinsiyetlere göre de değişebiliyor. En az dört ay gerekli, aile ve arkadaş desteği de çok önemli. Bazı durumlarda uzman desteği almak ortaya çıkabilecek istenmeyen reaksiyonların önlenmesinde hayati önem taşıyabiliyor.


 
Ara
29

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Aralık-29-2008

Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Farabi Hastanesi Başhekimi Prof. Dr. Tevfik Özlü, kış aylarında salgınlar yapan soğuk algınlığı, grip gibi viral solunum sistemi enfeksiyonlarının, bronşitli hastalarda normal kişilere göre daha ağır geçtiğini ve astım, KOAH ve bronşektazi hastalarında ataklara neden olabildiğini söyledi.

Özlü, kış mevsiminin kendini hissettirdiğini, birçok ilde kar, don ve fırtınanın hayatı zorlaştırdığını belirtti.

Kış koşullarında ulaşım, barınma, ısınmanın güçleşmesinin yanı sıra mevsime özgü çeşitli hastalıklar ve salgınların başladığını ifade eden Özlü, “Ama özellikle yaşlılar ve süreğen hastalığı olanların işi daha zor. Bu riskli grupların başında astım, bronşektazi (bronş genişlemesi) ve Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH) gibi müzmin bronş hastalıklarına yakalanmış kişiler geliyor. Çünkü yağışlı, sisli, soğuk havalar, bu hastalarda şikayetleri artırmaktadır” dedi.

Özlü, kışın soba ve kaloriferlerin yanmasıyla bacalardan ortama dağılan dumana bağlı hava kirliliğinin, bronşitli hastalarda krizlere neden olabildiğine dikkati çekerek, özellikle hava kirliliğinin yaşandığı dönemlerde bronşit hastalarının hekim ve acil servis başvurularının arttığının bilindiğini söyledi.

Soğuk, yağış nedeniyle ev içi, iş yeri gibi kapalı mekanlarda daha çok zaman geçirildiğini, buna bağlı olarak kapalı alanlarda içilen sigara ve ısınma amaçlı yakıtların neden olduğu oda havası kirliliğinin, hastalığın kontrolünü zorlaştırdığına işaret eden Özlü, oda havası kirleticilerinin, astım ve KOAH hastalarında krizleri tetikleyen önemli faktörler arasında olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Özlü, soğuk havalarda sıklığı artan nezle, sinüzit gibi üst solunum yolu enfeksiyonlarından ötürü burun tıkanıklığı oluştuğunu belirterek, şunları söyledi:

“Bu hastaların, burun yerine ağızdan nefes alıp vermek zorunda kalmaları ise, hava yollarının ısı ve nemini düşürmekte ve özellikle geceleri tıkanmalar, nefes darlığı ve astım nöbetleri ortaya çıkmaktadır. Yine, soba veya kalorifer nedeniyle ev içi ortamın nem oranının çok düşmesi, özellikle uyurken ağızdan nefes alıp veren hastalarda hava yollarını kurutmakta ve gece öksürük, nefes darlığı gibi yakınmalara neden olmaktadır. Solunan havadaki ısı ve nemin düşük olması, astımlı hastaların hava yollarını tahriş ederek, krizleri başlatabilmektedir.”
Kış aylarında salgınlar yapan soğuk algınlığı, grip gibi viral solunum sistemi enfeksiyonlarının, bronşitli hastalarda normal kişilere göre daha ağır geçtiğini ve astım, KOAH ve bronşektazi hastalarında ataklara neden olabildiğini ifade eden Özlü, “Tüm bu faktörlerin bir araya gelmesiyle kış aylarında bronşitli hastaların çoğunun sorunları artmakta ve almakta oldukları tedavi yetersiz kalabilmektedir. Bu nedenle bronşitli hastaların bahsi geçen olumsuz koşullardan mümkün olduğunca kendilerini korumaları gerekmektedir” diye konuştu.
Özlü, kapalı ortamlarda sigara içilmemesi, odaların sık sık havalandırılması, soba kullanılıyorsa boru ve bacaların temizlenip iyi drenaj sağlanması, gece oda havasının nemlendirilmesi gerektiğini belirterek, grip salgınlarında olabildiğince kalabalıklarla temastan kaçınılması ve kirli havalarda zorunlu olmadıkça dışarıya çıkılmaması gerektiğini vurguladı.

Özlü, bu tedbirlere rağmen durumlarında her zamankinden farklı olarak kötüleşme hisseden hastaların hekimlerine başvurmaları ve tedavilerinin güncelleştirilmesi gerektiğini söyledi.


 
Ara
27

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Aralık-27-2008

ALS ilk kez 1869 yılında Fransız nörolog Jean-Martin Charcot tarafından tanımlandı. Bu nedenle, hastalık ilk zamanlarda Charcot Hastalığı olarak adlandırılmıştır.

Amyotrofik lateral skleroz (ALS), Motor Nöron Hastalığı olarak da bilinmektedir. Hastalığın adının anlamı omurilikte kaslara giden yan (lateral) taraftaki sinir hücrelerinin etkilenmesiyle kasların beslenememesi ve katılaşmasıdır.

Amyotrofik lateral skleroz ilerleyici bir sinir sistemi hastalığıdır. Omurilik ve beyin sapındaki motor sinir hücrelerinin kaybından kaynaklanmaktadır. Bu kayıplar kaslarda kuvvet kaybı ve daha sonra erime ve incelmeye neden olmaktadır. ALS de piramidal yol adı verilen bölümde de hasar meydana gelmektedir. Hastanın entellektüel fonksiyonlarında (zihinsel fonksiyonlar ve bellek) azalma meydana gelmez, bunama hastaların sadece %5 inde görülür.

Belirtiler:

Hastalık ilerleyici ve yayılıcıdır. Başlangıç belirtileri çok hafif olduğundan çoğu kez fark edilmeyebilir. Hastaların %25′i konuşma, yutkunma gibi fonksiyonlarda zorlanmaya başlarken, %50′si kollarından, %20′si ise bacaklarından ilk belirtileri vermektedir. Kas zayıflığına duyu kaybı eşlik etmez. Kas zayıflığı genelde el, ayak, yutak veya dilde başlayabilir. Hastalarda konuşma ve yutma güçlüğü meydana gelebilir. Ağızda tükürük birikmesi de konuşmanın zorlaşmasına katkıda bulunur. İlerlemiş olgularda solunum güçlüğü meydana gelebilir. Hasta el ve ayaklarında seğirmeler tarif eder. Kontrol edilemeyen ağlama ve gülmeler olabilir. Hastalık vücudun bütün kaslarını etkilemez. Hasta bağırsaklarını ve idrarını kontrol edebilir. Cinsel fonksiyonları etkilenmez. Kalp kası zarar görmez. Göz kasları çoğu kez en son etkilenen kas olur, kimi zaman da hiç etkilenmez.

Hastalık 3-5 yılda ölümle sonuçlanabilir. ALS’nin seyri her hasta da farklı şekilde olur. Hastalıkta hayatta kalma süresi genellikle üç ile beş yıl olarak verilse de, on yıl ve üzerinde yaşayan pek çok hasta vardır. İlerlemiş hastalarda solunum yetmezliği veya ağır bir zatüre ya da asfiksi sonucu ölüm meydana gelebilir.

Genelde ileri yaşlarda (40-50) ve erkeklerde biraz daha fazla görülür. Ancak daha genç veya daha ileri yaşlarda ortaya çıkabilir. 100.000de 1-1,5 sıklıkta rastlanır. Hastaların % 5-10 unda ailevi geçiş görülür. Otozomal dominant (baskın) ve resesif (çekinik) geçiş gösterebilir. Otozomal dominant tipinde hastalığın başlangıç yaşı daha erkendir. Otozomal resesif tip ise çok daha nadirdir ve çok erken başlar (2-23 yaş), ve çok daha uzun sürelidir (15-20 yıl). Zayıf insanlarda daha sık gözlenmesi dikkat çekicidir.

Tanı ve tedavi:

Hastalıktan şüphelenildiğinde bir an önce bir nöroloji uzmanına veya ilgili sağlık merkezine müracaat etmek yerinde olur. Tanı genelde muayeneye ve EMG adı verilen analize dayanılarak konur. ALS ile karışabilecek hastalıkların ayırt edilmesi önemlidir, çünkü ALS ile karışabilen hastalıkların bir kısmı tedavi edilebilir hastalıklardır.

Piramidal yol hasarının gelişmesini takiben, reflekslerde canlanma ve kaslarda sertlik meydana gelebilir. Hastalık ilerledikçe hareket zorluğu artar ve hasta yatalak hale gelebilir.

Hastalığın oluşumuna etki eden faktörler çeşitlidir ve kesin olarak nedeni saptanamamıştır. Ancak hastalığın etkeni hastalığın ortaya çıkışından yıllarca önce olayı tetiklemiş olabilir. Yapılan deneysel araştırmalara göre Otoimmünite, Oksidatif stres, uzun yıllar ağır metallere maruz kalma, hücresel anormallikler gibi durumların hastalığa neden olabileceği iddia edilmektedir.

Hastalığın kesin bir tedavisi henüz yoktur. İstenmeyen etkilerin önlenmesi, hastanın rahatlatılması ve mümkün olduğu kadar normal yaşamını sürdürmesi amaçlanır. Doğrudan bu hastalığa yönelik bir ilaç bulmak için araştırmalar sürmektedir. Hastalığın ilerlemesini etkileyen ilk ilaç olan riluzol 1995 yılında Amerika’da ruhsat aldı. İlacın hastalığın ilerlemesini yavaşlattığı, hastanın ömrünü uzattığı, hastanın daha uzun süre iş görmesini sağladığı düşünülüyor. Ayrıca birçok ilaç  bu hastalığın tedavisinde yardımcı olarak kullanılabilmektedir.


 
Ara
27

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Aralık-27-2008

Amipli dizanteri, “Entomoeba histolytica” ismi verilen amipin yol açtığı bir hastalıktır.

Her yaşta görülebilir. Amip yiyecek ve içeceklerle bulaşır. Sudaki amip kistleri klorlamaya duyarlıdır. Yüksek ısıda ölürler. Sinekler ve hamam böcekleri de amip kistlerinin taşınmasında rol oynar.

Hasta, amipin bulaşıcı formunu (4 çekirdekli kist) ağız yoluyla alır. İnce bağırsaklarda kist çatlar ve ortaya 4 tane amipçik çıkar. Bunlar da ikiye bölünerek 8 amipçik oluşturur. Daha sonra kalın bağırsağa geçerek, hastalık yapıcı form olan trofozoid şekline dönüşürler ve olgunlaşırlar. Burada su kaybına uğrayan amip, tekrar 4 çekirdekli kist formuna dönüşür ve dışkı ile atılır. Dolayısı ile taşıyıcı olanların dışkısında bu kistler bulunur. Kistler toprak ve suda canlı kalabilirler.

Amipler kalın bağırsağa yerleşerek yaralar oluştururlar. Kalın bağırsağın herhangi bir yerine yerleşebilirler, ancak kan akımının az olduğu yerleri tercih ederler. Kalın bağırsağa yerleşen her amip hastalık yapmaz.

Belirti ve Bulgular

Kuluçka süresi 4-5 günle 1-4 ay arasında olabilir. Su ile bulaşmış olan amipler daha şiddetli hastalık yapar. İştah azlığı, kilo kaybı, kusma ve kanlı ishal ile seyreder. Bazen hiç bir belirti gözlenmez.

Kalın bağırsakta delinme nadiren olur. Ancak genelde kalın bağırsakta kitleler (ameboma) meydana getirirler.

Hastalık oluşumu genelde vücut direncinin düşmesi ile ortaya çıkar, ileri derecedeki hastalarda amip kana karışarak yayılır ve karaciğer, dalak, akciğer, beyin, deri ve idrar yollarında apseler yaparlar.

Karaciğer tutulduğunda; (hepatik amibiazis) ateş, terleme, karaciğerde hassasiyet ve karaciğer büyümesi görülür. 2-3 haftada tüm karaciğer tutulur.

Hastalık diğer ishallerden özellikle kanlı dışkılama ile ayrılır. Bu türlü bir ishaliniz var ise acil olarak doktora başvurmalısınız

Teşhis

Erken tanı önemlidir. Laboratuvar tetkikinde taze dışkı kullanılır. Dışkıda ayağımsı uzantıları ile hareket eden amipler görülür. Dışkıdaki Charcot-Leyden kristalleri tanı koydurucu bir özelliktir.  Taşıyıcılarda 2 çekirdekli kist, hastalarda 4 çekirdekli kist görülür. Ayrıca tutulan organa özgü tetkikler (röntgen, sintigrafi, ultrason gibi) gerekebilir.

Tedavi ve Korunma

Tedavide metranidazol ve terasiklin grubu ilaçlar kullanılır. Genelde 10 günlük tedavi yeterlidir. Diğer birçok ishal tipinde ilaç kullanılmazken özellikle bu tür de mutlaka antibiyotik kullanılmalıdır.

Hastalıktan korunmak için temizlik, içme sularının 50 derecenin üzerine kadar ısıtılması yarar sağlar. Mide asidi kistlere etkisizdir.

Dünya Sağlık Örgütü’nün amipli dizanteri ve benzer hastalıklardan korunmak için 10 altın önerisi:
1) Yiyecekleri alırken güvenilir yerleri tercih edin
2) Yiyecekleri tam olarak pişirin, az pişmiş yemeyin
3) Pişirdiğiniz yemekleri bekletmeden yiyin
4) Yiyecekleri saklarken aşırı özen gösterin
5) Buzdolabından çıkardığınız yemekleri kaynayana kadar ısıtın
6) Pişmiş ve pişmemiş yiyecekleri hiç bir zaman karıştırarak yemeyin
7) Ellerinizi tekrar tekrar yıkayın
8) Mutfağınızın temizliği konusunda son derece titiz olun
9) Yiyeceklerinizi tüm hayvanlardan (sinek, fare, böcek…) koruyun
10) Kesinlikle güvenilir su kullanın


 
Ara
27

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Aralık-27-2008

Ağrının tanımı Uluslararası Ağrı Araştırmaları Teşkilâtı tarafından 1979 yılında şu şekilde yapılmıştır:

“Ağrı, vücudun herhangi bir yerinden kaynaklanan, organik bir nedene bağlı olan veya olmayan insanın geçmişteki tüm deneyimlerini kapsayan, hoş olmayan bir duyudur”. Günümüzde ağrı iki grupta incelenmektedir. Birincisi; çeşitli hastalıkların habercisi olarak karşımıza çıkan akut (iveğen) ağrıdır. Akut ağrı bir hastalık belirtisidir. Çoğu kez vücutta var olan bir doku hasarının habercisidir. Akut ağrı vücudun alarm sisteminin önemli bir parçasıdır. Varlığı ile vücutta bir bozukluk olduğuna işaret eder ve hastanın hekime başvurmasını sağlar. Bazen kas iskelet sistemindeki bir hasarın ya da mekanik bir problemin, bazen romatizmal bir hastalığın, bazen iltihabi bir durumun hatta bazen de kanserin habercisi olarak görülebilir. Bu durum ağrılı hastanın tıbbın tüm olanakları kullanılarak ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmesini gerektirir. Doğru tanıya ulaşmak için öncelikle hasta çok ayrıntılı bir şekilde dinlenilmeli, ağrının tüm özellikleri ile ilgili bilgi alınmalı, ardından özenli bir şekilde muayene edilmelidir. Çeşitli laboratuar testleri ve radyolojik incelemeler de tanıya ulaşmada çok yardımcı olacaktır. Tüm bu yöntemlerle doğru tanı konulmalı, en uygun tedavi uygulanmalı ve geri dönülmesi mümkün olmayan sonuçların doğması önlenmelidir.

İkinci grup ağrılar ise kronik (süreğen) ağrılardır. Kronik ağrılar 6 aydan (bazı durumlarda 3 aydan) uzun süren ve artık bir alarm sistemi olmaktan öteye geçen ağrılardır. Kronik ağrı bir hastalık habercisi değil, başlı başına sorunun ta kendisidir. Kronik ağrı çeken kişi bir kısır döngü içine girer. Hasta gücünü, etkinliğini yitirir. Toplum içindeki üretkenliğini, aktifliğini kaybeder. Bu durum çoğu kez hastanın içe kapanmasına ve depresyona girmesine yol açar. Depresyon kişiyi daha duyarlı hale getirir, ağrı eşiğini düşürür ve ağrıların daha da şiddetlenmesine neden olur. Bu durum tam bir ağrı kısır döngüsüdür. Kronik ağrı bir hastalık belirtisi değil, hastalığın ta kendisidir. Kronik ağrı, sadece ağrıyı çeken hastayı değil, aynı zamanda hastanın yakın çevresini de etkileyen ciddi bir sorundur. Kronik ağrıdan kaynaklanan sosyal ve ekonomik kayıp da göz ardı edilmemelidir. ABD’de yapılan bir araştırmada her yıl kronik ağrılara bağlı olarak 700 milyon iş günü kaybı ve 60 milyon dolar zarar meydana geldiği hesaplanmıştır.

Hastaların en çok şikayetçi olduğu ağrılar şöyle sıralanabilir:

* Bel ve bacak ağrıları
* Boyun ağrıları
* Baş ağrıları
* Sırt ağrıları
* Omuz-kol ağrıları
* Yüz ağrıları-nevraljiler
* Damar tıkanıklığına bağlı ağrılar
* Kanser ağrıları
* Nedeni belirlenemeyen ağrılar

Ağrının tedavisi: Modern tıpta ağrı kesici ilaç kullanımı tedavide önemli bir yer tutar. Ancak burada önemli olan nokta ağrı kesici ilaçların kontrolsüz ve düzensiz bir şekilde kullanılmaması ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen Ağrı Kesici Kullanım İlkelerine uyulmasıdır. Bu ilkeler ağrı kesicilerin kullanım yolunu, dozunu, ağrı kesici ilaca başlama zamanını, ilaç kullanımı sırasında karşılaşılabilecek yan etkilerle başa çıkma yollarını belirler. Yapılan araştırmalarda tüm ağrı tiplerinin %90′ından fazlasının doğru ağrı kesici ilaç tedavisiyle kesilebileceği ortaya çıkarılmıştır. Ağrı kesici ilaçların etkili ve yeterli olmadığı durumlarda ise ağrının kaynağına göre fizik tedavi yöntemleri, cerrahi operasyonlar veya girişimsel ağrı tedavisi yöntemleri uygulanır. Bu noktada doğru yaklaşım hastaya en uygun tedavi yönteminin belirlenmesi ve zaman kaybetmeden hastanın doğru tedaviye ulaşmasının sağlanmasıdır.

Ağrı kliniklerinde ağrı tedavisi için kullanılan başlıca yöntemler ilaç tedavileri ve girişimsel ağrı tedavisi yöntemleridir. Kronik ağrının ele alınması ve tedavisinin anesteziyoloji içindeki gelişiminin kaynağı girişimsel ağrı tedavisi yöntemleridir. Minimal invaziv yöntemler olarak tanımlanan bu girişimler tedavisi güç ağrılarda hastayı fazla bir zahmete sokmadan kolay ve etkin bir şekilde ağrının kesilmesini sağlamaya yöneliktir. Bu yöntemlerin başlıcaları sinir blokajlarıdır. Vücutta çeşitli tipte sinir lifleri bulunur. Bazı sinirler kasların hareketinden sorumluyken bazıları duyulardan bazıları ise ağrı iletiminden sorumludur. Ağrı hekiminin ilgi alanı bu ağrı sinirleridir. Örneğin, yüzde çok şiddetli elektrik çakması tarzında ağrı şikayetiyle kendini gösteren trigeminal nevraljide trigeminal sinire uygulanan blok işlemleri ile ağrının uzun süreli olarak (3-8 sene arası) ortadan kalkması sağlanır. Benzer şekilde bel ve boyun kireçlenmesine bağlı ağrılarda kireçlenen eklemlerin sinirlerine uygulanan blokla ağrı giderilir. Toplumda sık görülen bel ve boyun fıtıklarında uygulanan çeşitli enjeksiyonlar veya omurlar arasındaki diske uygulanan yöntemlerle fıtığın gerilemesi ve ağrının ortadan kalkması sağlanabilir.

Bu girişimsel yöntemler yaklaşık 30’45 dakika sürer, lokal (bölgesel) anestezi altında ve hasta hafif uyutularak (sedasyon) uygulanır. Bu nedenle hastalar ağrı ya da başka bir rahatsızlık hissetmezler. Enfeksiyondan korunmak amacıyla tüm işlemler, steril ameliyathane koşullarında ve tek kullanımlık malzeme ile yapılır. Girişimsel ağrı tedavisinde uygulanan yöntemlerin tümü görüntüleme yöntemlerinin kılavuzluğunda gerçekleştirilir.



Çin konuşlu fabrikasında Lida turunç filizleri ile üretilmektedir.