| |
|
|
|
|
|
|
|
Köşeleri sivri ve bıçak gibi keskin, incecik oksalat eya ürik asit kristallerinin idrar yolu sisteminizin hassas dokularını yırtarak, kanatarak geçtiğini düşünün.
Böbrek taşı krizi ve böbrek taşı düşürmek, insanoğlunun bilebileceği en güçlü ağrıdır. Bunun aksini iddia edebilecek kimse olduğunu sanmıyorum.
Diğer taraftan böbreklerin görevi sadece atık maddeleri süzmek değil, aynı zamanda mineral dengemizi sağlamaktır. Mineral dengesi, iskelet sistemimiz için önem taşır.
Tüm bunlara ek olarak sindirim, idrar yolu ve iskelet sistemlerinin çalışmaları birbirleriyle çok yakından ilişkilidir.
Böbrek taşlarının, her hastalık gibi oluşmadan önlenmesi gerekir. Tükettiğimiz besinler konusundaki bazı ek bilgiler, çoğu zaman taşların oluşumlarını engelleyecek güçtedir.
Besinler hazmedildikten sonra oluşturdukları atıklara göre asit ve alkali özellik gösterirler. Bu atıkların %75′i alkali olup kalsiyum oksalat taşlarının oluşmasını tetikler, %15′i asittir ve ürik asit oluşturabilir. Bu oluşumlardaki en önemli değişken, içilen suyun miktarıdır ve günde iki litreden az olmamalıdır. Bu miktarda su içildiğinde kristalleşme riski gösteren tuzlar suyla çözünerek vücuttan atılmış olurlar.
Asit oluşturan gıdalar: Baklagiller, peynirler, çikolata, kahve, çay, yumurta, süt, krema, çilek ve aynı aileden gelen meyveler, şeker, yağlar, ekmek sayılabilir. Ayrıca pürin içeren et, ançuez, sakatat, kızarmış yiyecekler, tehlikeli yiyecekler sınıfına girmiş olurlar.
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
ERCİYES Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi diyetisyenlerinden Melek Oğuzhan, stresin sadece ruh sağlığına zarar vermediğini, vücudun bağışıklık sistemini bozarak hastalıklara zemin hazırladığı söyledi, “Strese girdiyseniz, hastalanmamak için beslenmenize özen gösterin” dedi.
Diyetisyen Melek Oğuzhan, stresle baş edebilmek ve vücuda vereceği zararı minimuma indirebilmek için hayata pozitif yaklaşmanın, yeterli ve dengeli beslenmenin, düzenli egzersiz yapmanın ve yapılacak işleri daha önceden planlamanın gerekliliğini vurguladı. Oğuzhan, stresin vücuda etkisi ile ilgili şunları söyledi:
“Çeşitli nedenlerle ortaya çıkan stres, insan sağlığını bozarak bağışıklık sistemini zayıflatmakta, hastalıkların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Kısa vadede gözle görülür zarar vermeyen stres, genel manada vücuttaki işleyişi bozarak sindirim sistemi hastalıklarına, kalp damar hastalıklarına, sinir sistemi bozukluklarına yol açmaktadır. Gerginlik ve stres sonucunda gerek salgılanan hormonlar, gerekse de şekerli ve yağlı gıdalara eğilimin artması sonucunda ise vücut şekli değişmektedir. Streste aşırı salgılanan kortizol hormonu ile yağlar enerji sağlamak için yer değiştirir ve daha çok göbek çevresinde ve karaciğerde birikir. Bu tür yağlanma da kalp, damar ve diyabet gibi kronik hastalıklara davetiye çıkarır. Stres modern çağın bir gerçeği olduğuna göre, yapılması gereken böyle dönemlerde vücudu en iyi şekilde desteklemektir. Yeterli ve dengeli beslenme vücudun stresle mücadele etmesinde ve stres sonucu zayıflayan bağışıklık sisteminin güçlenmesinde çok önemli bir yere sahiptir.”
Kişinin stres altındayken beslenmesine daha çok dikkat etmesi ve öğün atlamaması gerektiğini vurgulayan Oğuzhan, streste düzenli beslenmenin yollarını şöyle dile getirdi:
“Yiyecek çeşitliliği sağlanmalı, her öğünde 4 besin grubundan (et, süt, tahıl, sebze- meyve) bir ya da birkaç besin seçilerek yeterli miktarda tüketilmelidir. Doymuş yağ ve kolesterol içeriği yüksek besinlerden uzak durmalı, kızartma yerine fırında ve buharda pişmiş besinler tercih edilmelidir. Kola, alkol, sigara, çay ve kahveden uzak durulmalıdır. Çünkü bu tür içecekler, stres hormonlarının salgılanmasına ve stresin şiddetinin artmasına neden olur. Alkolün sakinleştirici değil, anksiyeteyi artırıcı etkisi tespit edilmiştir; bu nedenle sıklığına ve miktarına dikkat edilmelidir. Bu içecekler yerine meyve çayları, ıhlamur, kuşburnu, havuç, zencefil suyu veya çayı tercih edilmelidir. Papatya çayının da beyin ve sinir sistemi üzerinde sakinleştirici etkisi vardır. Su tüketimi yeterli olmalı; günde 8- 10 bardak su içilmelidir.”
Haftada 2- 3 kez balık tüketilmesinin de son derece yararlı olduğunu kaydeden OĞuzhan şöyle devam etti:
“Araştırmalarda balığın içerdiği Omega- 3 yağ asitlerinin stres riskini azalttığı tespit edilmiştir. Stresle birlikte vücudun C vitamini ihtiyacı da artmaktadır. Bu nedenle meyve ve sebze tüketimi yeterli olmalıdır. Öğlen ve akşam mutlaka yeşilliklerden zengin salata tüketilmelidir. İçeriğindeki fotokimyasalların sakinleştirici etkisi mevcuttur. Özellikle sakinleştirici etkiye sahip besinleri kavun, karpuz, bal kabağı, salatalık, kabak, taze soğan, maydanoz, çilek, muz, yoğurt, limon suyu ve taze sıkılmış meyve suları olarak sıralayabiliriz. Stresin yıprattığı bağışıklık sistemini güçlendirmek için çinkodan zengin deniz ürünleri, et ve yumurta da yeterli alınmalı, haftada 2- 3 kez kurubaklagil tüketilmelidir.”
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
Sigara ve Ulusal Sağlık Komitesince, nikotinsiz tütünün bağımlılığa çare olmayıp, hastalıkları azaltmayacağı ve daha az öldürmeyeceği bildirildi.
Komiteden yapılan yazılı açıklamada, “nikotinsiz tütün keşfi” konusunda basında son bir kaç gündür yanlış ve bilimsel olmayan yorumların yer aldığına dikkat çekildi.
“Nikotinsiz tütün, bağımlılığa çare olmayıp, hastalıkları azaltmaz ve daha az öldürmez” ifadesine yer verilen açıklamada, şunlar kaydedildi:
“Nikotinsiz tütün sağlığa yararlı değildir. Nikotin sigaranın bağımlılık yapmasına neden olan kimyasaldır. Nikotin tütünden çıkarılsa bile sigara 4 binden fazla kimyasalı hala içinde bulunduracağı için kanser, kalp–damar hastalıkları, felçler, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, astım nöbeti alevlenmesine neden olacaktır. Başka bir deyişle, nikotinsiz sigara daha az öldürmez.”
Sigara içicilerinin tütünün tadı için değil, nikotinin yaptığı bağımlılık nedeniyle sigara satın aldıkları kaydedilen açıklamada, sigara bağımlılarının nikotin içermeyen bir sigarayı almayacakları ve böyle bir sigaranın da içici gözünde pazar değeri olamayacağı belirtildi.
Nikotinsiz tütünün sigara endüstrisinde 60 yıldır gündeme geldiği ancak hiç bir zaman böyle bir sigaranın üretilmediği ifade edilen açıklamada, sigara endüstrisinin bağımlılık yapıcı bir ürünü satarak zengin olduğu, bu üründen bağımlılık yapıcı etkeni çıkarmanın da bu endüstrinin sonunu getireceği dile getirildi.
Açıklamada, “Sigara endüstrisi ancak nikotin yerine alternatif bir bağımlılık yapıcı etken bulmuşsa nikotinsiz sigara üretebilir” iddiasına yer verildi.
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
Hipertansiyon, ciddi bir hastalıktır. Hipertansiyon sinsi sinsi geliştiği için organlarda önemli hasarlar oluşturarak yaşamı tehdit edebiliyor.
Hipertansiyonun tedavisi için onu oluşturan sebepleri de bilmek gerekiyor. Alman Hastanesi Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Soylu, kişiyi adım adım hipertansiyon hastalığının pençesine düşüren sebepler hakkında şu bilgileri verdi:
“Kan basıncı yükseliyor”
“Hipertansiyonu basit bir şekilde ‘yüksek kan basıncı’ olarak adlandırabiliriz. Kanı kalpten dokulara taşıyan damarların kan basıncı, hastaya ait özellikler (yaş, cinsiyet, ırk gibi) ve fiziksel durumdan (istirahat, efor gibi) etkilenen bir parametredir. Normal bir yetişkinde olması gereken kan basıncı değeri istirahat halinde 120/80 mmHg’dir. (milimetre civa) Herhangi bir kişide kan basıncı uyku sırasında düşük, sinirli ya da heyecanlıyken de yüksektir. Genellikle de normalin üst sınırı olarak kabul edilen değer 140/90 mmHg`dır. Kanı kalpten dokulara taşıyan damar kan basıncı devamlı olarak 140/90 mmHg üzerinde seyrediyorsa burada hipertansiyondan bahsedilir.
“Sonuçları öldürücü olabilir”
Hipertansiyon, kalp hastalıkları için ana bir risk faktörüdür. Eğer tedavi edilmezse beyin dolaşımı, kalp, damar ve böbrek hastalıkları için ciddi hastalık ve ölüm oranlarında artışa sebep olur. Teşhis yapılıp tedavi başlanırsa artan kan basıncı düşürülebilir, kalp ve kalp dolaşım sistemindeki hastalık riski azaltılabilir. Hipertansiyon ciddi bir durumdur. Kendi başına öldürücü değildir, fakat tedavi edilmediğinde hipertansiyonun sonuçları öldürücü olabilir. Hipertansiyon kalbi zorlayarak kalp yetmezliğine neden olabilir.
Hipertansiyonlu hastalar kanama ve beyindeki kan damarlarının trombozuna (pıhtılaşma/inme) diğerlerinden daha kolay yakalanırlar. Hipertansiyon ayrıca koroner arter hastalığına da büyük katkıda bulunur.
“Erişkinlerde sebep bilinmiyor”
Erişkin yaştaki hipertansiyonların yüzde 90’ında sebep tam bilinemez. Bu tip hipertansiyona tıpta esansiyel veya primer hipertansiyon denir. Halk arasında “asabi tansiyon” da denilmektedir. Genellikle hayat boyu devam eden bir durumdur. Hipertansiyon oluşmasında başka bir hastalık veya sebep söz konusu ise buna sekonder hipertansiyon denir. Erişkinlerde yüzde 6-8 sıklıkta rastlanır. Burada bu tip hipertansiyonla ilgili bilgiler verilmeyecektir. Esansiyel hipertansiyonun nasıl oluştuğunun mekanizmaları, günümüzde oldukça ortaya konmuştur. Bu tip yüksek tansiyonun gelişmesini kolaylaştıran bazı önemli faktörler vardır. İşte kişileri hipertansiyona adım adım götüren bu sebepler:
İşte tansiyona götüren sebepler…
*Kalıtım: Hipertansiyonun bazı ailelerde daha sık görüldüğü bilinmektedir. Anne, baba veya yakın kanbağı olan akrabalarınızda hipertansiyon varsa, sizde de oluşma ihtimali fazladır. Aile fertleri arasında erken yaşta kalp krizi veya felç geçirenler bulunuyorsa, diğer aile üyelerinin belirli aralıklarla tansiyonlarını ölçtürmeleri erken tanı için önemlidir. Kalıtımsal (genetik) özelliklerin hipertansiyona katkısı, %30-60 gibi önemli bir orandır.
*Cinsiyet: Erkeklerde kadınlara göre daha fazla sıklıkta hipertansiyon görülür. Menopoza girildikten sonra kadınlarda da görülme sıklığı artar.
*Yaş: Hipertansiyon genellikle 35 yaşın üzerinde ortaya çıkar ve yaş ilerledikçe daha sık görülür. 15-20 yaş civarındaki hipertansiyon vakalarının da yüzde 20-25’i esansiyel tiptir.
*Irk: Siyah ırkta beyazlara göre daha sık hipertansiyona rastlanır ve daha şiddetli seyreder.
*Şişmanlık: Yapılan taramalarda ideal ağırlıklarının yüzde 20’sinden fazla şişman olan kimselerde, hipertansiyon gelişme şansının yüksek olduğu anlaşılmıştır. Ancak şişmanlık her zaman hipertansiyona neden olmamaktadır.
*Yemeklerde fazla tuz kullanılması: Yemeklik tuzda sodyum ve klor bulunur. Sodyum sağlık için gereklidir ve yeterli, normal miktarda yenirse vücuttaki sıvı dengesinin düzenler. Yüksek tansiyonlu kişilerin bazıları aşırı tuzlu yiyen kişilerdir. Fazla atılan tuz böbreklerden atılır ama bazı kişilerde bu mekanizma az çalıştığından, tuzla birlikte vücutta su da tutularak hipertansiyon gelişebilir. Hipertansiyonlu hastaların büyük kısmında tuz alımı azaltılırsa tedavide yararlı olur.
*Alkol: Fazla miktarda düzenli alkol içilmesi kan basıcını yükseltebilir.
*Sigara: Fazla sigara içilmesi de kan basıcını etkilemektedir.
*Sedanter ( hareketsiz ) yaşam şekli: Bu şekilde yaşayanlar genellikle şişmandırlar ve bu da hipertansiyona zemin hazırlar. Hareketli yaşam,düzenli yürüyüşler hem kilo alınmasını önler, hem de sıkıntı ve endişe gibi hislerin giderilmesini sağlar.
*Stres: İşinde veya evinde sıkıntı ve gerginlik içinde yaşayanlarda kan basıncı geçici olarak yükselebilir. Bu stresler şiddetli ve uzun süreli olursa devamlı hipertansiyona yol açabilir.
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meftun Ünsal, “Tüberküloz tedavisinde ilaçların doz ve süre olarak düzenli kullanılmaması kanserden daha ağır sonuçlara yol açıyor” dedi.
Prof. Dr. Ünsal, birçok gelişmiş ülkede ortadan kalkmasına rağmen, tüberkülozun Türkiye’de hala bir halk sağlığı sorunu olduğunu söyledi.
Tüberkülozun 15 günü geçen kronik öksürük, gece terlemesi, halsizlik gibi belirtileri olduğunu ifade eden Prof. Dr. Ünsal, hastalığın tedavisinde ilaçların belirlenen dozda ve düzenli kullanımının son derece önemli olduğunu vurguladı.
Tüberküloz tedavisinde ilaçların düzensiz kullanımı halinde hastada tedavi için uygulanan ilaçlara karşı direnç geliştiğini bildiren Prof. Dr. Ünsal, şu bilgileri verdi:
“Tüberküloz tedavisinde ilaçların doz ve süre olarak düzenli kullanılmaması daha ağır sonuçlara yol açıyor. İlaçlarını düzensiz kullandığı için bu ilaçlara karşı direnç geliştiren tüberkülozlu hastalar mikrop yaymaya devam ediyor. Sağlıklı kişiler bu mikrobu aldıklarında onlar da direnç geliştirilmiş verem hastası oluyorlar. Bu hastalar da dirençli tüberküloz için kullanılan, yan etkisi daha fazla olan ilaçlarla tedavi edilmek zorundalar.”
Yeni tanı konan hastalarda kullanılan 5 çeşit ilaç olduğunu belirten Prof. Dr. Ünsal, şunları kaydetti:
“Bu ilaçlara direnç geliştirenlerde vakanın durumu ağırlaşıyor, tedavi için ilk kullanılan ilaçlara göre daha pahalı ve daha fazla yan etkisi olan ilaçların kullanılması gerekiyor. Bu ilaçlarla tedavi süresi uzuyor. İlaçlara karşı direnç geliştiren tüberküloz hastalarının birçoğunda iyileşme oranı daha az. Vakaların etkin biçimde yani yeterli ilaç sayısı, ilaçların düzenli kullanımı ile tüberkülozun yayılımında ülke genelinde daha fazla oranda düşme görüleceği kesindir.”
Bu nedenle tüberküloz tanısı konulan hastaların ilaçlarını titizlikle aksatmadan kullanmaları gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Ünsal, hekimlerin de ilacın doz ve süre ayarlarını çok iyi yapmaları gerektiğini bildirdi.
|
|
|
|
|
|