Lida Yosun Jeli Lida Meizi Çay

 
Tem
30

    
Posted (Eril) in Sağlıklı Yaşam, Sağlıklı Zayıflama on Temmuz-30-2010

Dr. Lockvood, göğüs kanserinin gerileyişini ve karaciğer kanserinin yok oluşunu koenzim Q-10′a bağlıyor, ve sadece geleneksel tedaviyle böyle bir olayın gerçekleşmesinin son derece nadir görüldüğünü söylüyor. O, göğüs kanseri hastalarının çoğuna, geleneksel tedavinin yanı sıra, coQ-10 verilmesi gerektiğini düşünüyor. Hastalar için günlük dozun 90 ila 390 miligram arasında olduğunu belirtiyor.

Koenzim Q-10, antikanser etkisi test tüplerinde hayvan deneylerinde kesin olarak saptanmış çok güçlü antioksidandır, ve A..B.D.’de bazı doktorlar kanser hastalarına verilen vitamin takviyelerine coQ-10′u da ilave etmektedirler. Herhangi bir kanserin “kendiliğinden yok olmasına” neyin neden olduğunu hiç kimse gerçekten bilemese de, bu vakalarda coQ-10′un antikanser etkinliği tıbbi bakımdan akla uygundur. CoQ-10′un tek başına kullanılmadığına, standart kanser ilaçları da dahil olmak üzere, diğer maddelerle birlikte verildiğine dikkat ediniz. Dr. Lockwood ve Dr. Folkers da, coQ-I0′un bir sihirli mermi olarak değil, geleneksel kanser tedavisiyle birlikte, kanserin yok olmasına yardım edecek bir ilave madde olarak kullanılmasını tavsiye ediyorlar.

Üç yıl sonra, Elizabeth, Paxil’i bırakmak istedi “Ağrı kesicilerle yaşadığım geçmiş yüzünden hiçbir şeye bağımlı olmak istemiyordum. Artık ilaçlardan kurtulmak istiyordum,” diyordu. Ama, bu riskliydi. O zaman Dr. Bloomfield ona doğal bir ilacı önerdi: bu, Almanya’da geniş çapta kullanılan, St John’s wort, ya da hiperisum denilen doğal antidepresan idi.


 
Oca
31

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Ocak-31-2009

İnönü Üniversitesinde yapılan araştırma, kayısının kanseri, karaciğer yetmezliğini ve kalp krizini önlediğini, alkolün olumsuz etkilerini ortadan kaldırdığı ortaya çıkardı.

İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Sitoloji ve Embriyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi ve Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Ali Otlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, İnönü Üniversitesi Kayısı Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Doç. Dr. Bayram Murat Asma ve Tıp Fakültesi Öğretim Üyeleri Doç. Dr. Feral Öztürk’le birlikte Malatya Kayısı Araştırma ve Geliştirme Vakfı, Malatya Valiliğinin iş birliğiyle araştırma yaptıklarını söyledi.

4 yıl önce başlattıkları araştırmanın kayısı için ilk olduğuna dikkati çeken Otlu, araştırmanın sonuçlarının kayısı ihracatına olumlu etkide bulunacağını, ihracat gelirini yıllık 200 milyon dolardan 500 milyon dolara çıkaracağını umduklarını ifade etti.

“SİNDİRİM SİSTEMİ KANSERLERİNDE ÖNLEYİCİ ETKİ”

Sindirim sistemi kanserlerinde kayısının çok önemli önleyici etkisi olduğunu gözlemlediklerini kaydeden Otlu, “Deney hayvanlarına kayısı yedirdik. Kanser ilacı verdik. Kayısı ile beslenen grubunun diğer gruplara göre daha az zarar gördüğünü gözlemledik. Bu araştırmamız ABD’de önemli bir bilimsel dergide İngilizce yayınlandı” dedi.

Karaciğer hastalıklarında kayısının olası etkileriyle ilgili de deney yaptıklarını belirten Otlu, “Karaciğer hastalıklarında da kayısının çok önemli faydası olduğunu gözlemledik. Karaciğer yağlanmasını önlüyor” diye konuştu.

“KALBE VE BÖBREKLERE DE YARARLI”

Kayısının kalbe ve böbreklere de yararlı olduğunu tespit ettiklerini bildiren Prof. Dr. Otlu, deney hayvanlarından kayısı yiyenlerin daha dayanıklı olduğunu gözlemlediklerini söyledi.

Kayısının alkolün zararlarına etkilerini de araştırdıklarını ifade eden Otlu, “Deney hayvanlarına alkol verdik. Bunun sonuçlarına baktık. Kayısıyla beslenenlerde üreme işlemlerinin alkolden dolayı zarar görmediğini gözlemledik” dedi.

Otlu, kayısının yararlarına ilişkin 4 araştırma daha sürdürdüklerini kaydetti.

Prof. Dr. Otlu, kayısı ihracatı yapan şirketlerin kayısının bilimsel yararlarıyla ilgili araştırmalar için kaynak ayırmasını istedi.


 
Oca
28

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Ocak-28-2009

Atık pillerin içinde yer alan kurşun, kansızlık, mide rahatsızlıkları,kısırlık ve kansere yol açıyor.

Selçuk Üniversitesi (SÜ) Mühendislik Mimarlık Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ergün Pehlivan, yaptığı açıklamada, atık pillerin doğaya ve insan sağlığına zararlı maddeler içerdiğini söyledi.

Atık pillerin kullanıldıktan sonra mutlaka bir yerde toplanıp geri dönüşüm yapılan tesislere gönderilmesi gerektiğini ifade eden Yrd. Doç. Dr. Pehlivan, “Türkiye’de atık pillerin doğaya verdiği zarar yeterince bilinmediği için pillerin geri dönüşümü sağlanamıyor” dedi.

Türkiye’de henüz organik atıklarla geri dönüşüm atıklarının bile ayrı ayrı toplanmasının tam olarak sağlanamadığını belirten Pehlivan, Avrupa’da ise geri dönüşüm atıklarının bile piller, metaller, kartonlar, plastikler şeklinde ayrı ayrı toplanarak geri kazanıldığını söyledi.

Bu atıklar arasında pillerin ayrı bir yeri olduğunu ifade eden Pehlivan, şunları kaydetti:

“Piller çoğu zaman organik maddelerle aynı çöp kutusuna atılıyor. Şarj edilemeyen pillerin içinde çinko, mangan, cıva, gümüş oksit, lityum bulunuyor. Şarj edilebilir pillerin içinde ise nikel kadmiyum, nikel metal ve kurşun asitleri yer alıyor. Toprağa karışan piller, bitkiler ve hayvanlar yoluyla insanlara geçerek sakat doğumlara hatta kanserlere neden olabiliyor. Cıva, merkezi sinir sisteminde tahribatlara neden oluyor. Kurşun, kansızlık, mide rahatsızlıkları, kısırlık ve kansere neden oluyor. Kadmiyumun ise prostat kanserine yol açtığı biliniyor.”

Çevreye ve insan sağlığına bu derece zararlı pillerin kullanımıyla ilgili de yanlışlar yapıldığını kaydeden Pehlivan, “Piller fazlaca bekletildiğinde güçleri azalıyor. Bu pilleri alıp kullanan kişiler yeterince yararlanamadan enerjileri bitiyor. Bu nedenle yeni pillerin kullanımı ve uygun yerlerde muhafazası konusunda hassasiyet gösterilmelidir” diye konuştu.
Pehlivan, çevreye daha az zarar vermek için kullan-at piller yerine şarj edilebilir pillerin kullanımının yararlı olacağını vurguladı.

ATIK PİLLERİN TOPLANMASINDAKİ YETERSİZLİK

Pillerin toplanmasıyla ilgili iyi bir sistem kurulamadığını, bu konudaki çalışmaların yetersiz olduğuna işaret eden Pehlivan, şöyle konuştu:

“Atık pillerin çöpe atılmamasını istiyoruz, vatandaşlara hep bunu tavsiye ediyoruz ancak bu konuda pil toplama sistemleri ülkenin pek çok yerinde gelişmemiş durumda. Evinde atık pilleri toplayan vatandaşlar ya belediyelere ya da çevre ve orman il müdürlüklerine kendileri götürüp teslim etmek zorunda kalıyor. Pek çok kişi de buna vakti olmadığı için ya evlerinde topladığı atık pilleri çöpe atıyor ya da pil toplama kampanyası düzenlenene kadar pilleri muhafaza etmek zorunda kalıyor.”

Atık pil sorununun çözümü için öncelikle pil toplama sistemlerinin yaygınlaştırılması gerektiğini belirten Pehlivan, “Pil toplama alışkanlığının kazandırılması için televizyonlar ve gazetelerde atık pillerin zararını anlatan bilgilendirici yayınlar yapılmalıdır. Özellikle çocuklara atık pillerin zararıyla ilgili olarak okullarda eğitimler verilmelidir. Çocukları daha küçükken bu konuda duyarlı hale getirmek atık pillerle mücadelede önemli rol oynayacaktır” dedi.


 
Oca
19

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Ocak-19-2009

Tıp dilinde “Serviks Kanseri” olarak adlandırılan ve halk dilinde “Rahim Ağzı Kanseri” olarak bilinen kanser türünün, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de hızla yaygınlaştığı bildirildi.

Yapılan araştırmalara gore, Türkiye’de hergün 4 kadına “Rahim Ağzı Kanseri” teşhisi konurken, günde 2 kadın da bu kanser türünden hayatını kaybediyor. Tüm dünyada kadınlarda ikinci en sık görülen kanser tipi olan “Serviks Kanseri”nde dünyada, her iki dakikada bir kadın “Serviks Kanseri”nden ölüyor.

Araştırmalarda,hastalığa neden olan “Human Papilloma Virüsler”in (HPV), çok yaygın görülen, belirti göstermeyen ve oldukça bulaşıcı, kılıfsız DNA virüsleri olduğu belirtildi.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) verilerine göre yaklaşık her 10 kişiden 1’inde “HPV” var ve CDC’ye göre bir kadının 50 yaşına kadar “HPV” enfeksiyonuna yakalanma riski yüzde 80. WHO verilerine göre her yıl tüm dünyada yaklaşık 493 bin servikal kanser olgusu görülüyor ve bunların yaklaşık 270 bini ölümle sonuçlanıyor. Bu ölümlerin yüzde 80’den fazlası ise yeterli tarama programlarının bulunmayışı nedeniyle gelişmekte olan ülkelerde görülüyor.

Kadınların yaklaşık yüzde 50-80’i yaşamlarının bir anında “Serviks Kanseri”ne neden olabilen bir virüsle enfekte olabilir. Aşılanmayla birlikte düzenli “pap smear testi” taramasının en iyi korunma yolu olduğu belirtiliyor.

Servisk Kanseri, Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) önderliğinde, yarım asırdır Türkiye’de insan sağlığını korumak, geliştirmek ve iyileştirmek adına çalışan GlaxoSmithKline (GSK) desteğiyle hayata geçirilen “Başıma Gelmez Deme En Başından Engelle – Serviks Kanserine Geçit Verme” projesiyle paylaşıldı.

TJOD Başkanı Prof.Dr.İsmail Mete İtil, proje kapsamında yaptığı değerlendirmede, “TJOD olarak dünyada bağlı bulunduğumuz “FIGO”, “EBCOG”, “WHO” gibi kurum ve kuruluşların da önerdiği gibi, “HPV”nin “Serviks Kanseri” ile ilişkisini ve buna karşı primer ve sekonder korunmanın önemini aktarmayı kendimize misyon edindik. “Serviks Kanseri”ne geçit vermemek üzere bu projeyi gerçekleştiriyoruz” dedi.

İtil, “Servisk Kanseri”ne ilişkin yaptığı değerlendirmede şunları söyledi:

“WHO verilerine göre her yıl dünyada yaklaşık 493 bin “Servikal Kanser” olgusu görülüyor ve bunların ne yazık ki yaklaşık 270 bini ölümle sonuçlanıyor. Bu ölümlerin yüzde 80’den fazlası ise yeterli tarama programlarının bulunmayışı nedeniyle gelişmekte olan ülkelerde görülüyor.Meme kanseri ilk sırada yer almasına rağmen kaybedilen yaşam yılı olarak bakıldığında serviks kanseri, meme kanserinin de önünde yer alıyor. Serviks kanseri kadınları erken yaşta, sıklıkla 40’lı yaşlarının ortasında, çocuk büyüttükleri, bir aile kurdukları ve toplumlarının sosyal ve ekonomik yaşamına katkıda bulundukları, yaşamlarının belki de en önemli döneminde vuruyor. Düzenli olarak yapılan pap smear testinin yanısıra bu konuyla ilgili en önemli gelişme serviks kanserinden korunmak için aşının olması. Serviks kanseri, aşıyla önlenebilen bir kanser türüdür.”

“SERVİKS KANSERİ NE ZAMAN VE NEREDE DİKKATE ALINIR?”

Bazı ülkelerde “Serviks Kanseri” görülme sıklığının daha genç kadınlar arasında yükselmekte olduğu belirtilen araştırmalara göre, “Serviks Kanseri” dünyada 15-45 yaşlarındaki kadınlarda en sık görülen ikinci kanser nedeni. Her yıl yaklaşık olarak 500 bin, yeni “Serviks Kanseri” vakası geliştiği ve bu ölümcül hastalığın yaklaşık 270 bin kadının ölümüne yol açtığı tahmin edilmekte.

Tahminler, “Serviks Kanseri”nin önlenmesinde önemli bir ilerleme olmadıkça, 2050 yılına kadar her yıl bir milyondan fazla yeni vaka ortaya çıkacağını gösteriyor. “Serviks Kanseri” insan papillomavirüsü (HPV) olarak adlandırılan ve sık görülen bir virüsün bazı tiplerinin yol açtığı inatçı enfeksiyondan kaynaklanıyor. Cinsel yönden aktif her kadın yaşamı boyunca kansere yol açan HPV enfeksiyonu riski altında ve hep bu riski taşıyor. Kadınların yüzde 80’inde yaşamlarının bir anında HPV enfeksiyonu gelişeceği hesaplanmıştır.

Bugüne kadar insanlarda HPV’nin yaklaşık 100 tipi belirlenmiş ve bunların 15 kadarının (bunlar onkojenik ya da kansere yol açan HPV tipleri olarak da adlandırılır) “Serviks Kanseri”ne neden olabileceği bulunmuştur. HPV tip 16, 18, 45 ve 31, hep birlikte dünyada serviks kanserlerinin yüzde 80’inden sorumludur.

“SERVİKS KANSERİ’NİN ÖNLENMESİ”

Her kadın yaşamının sonuna kadar “Serviks Kanseri” riski taşır ve mümkün olan en erken zamanda ve olabildiğince en uzun süre boyunca bu hastalığa karşı korunması gerekir. Tarama programları uygulanan yerlerde, cerrahi girişimle alınabilen anormal ve prekanseröz serviks hücreleri belirlenebilir,ancak tarama tüm prekanseröz serviks hücrelerini ya da kanseri saptayamaz. Vakaların yaklaşık yüzde 20’si saptanamaz ve “Serviks Kanseri”ne karşı olası en iyi korunma düzeyi için tarama aşılama ile birleştirilmelidir.

“AŞILAMA İŞLEMİ”

Araştırmalara göre,en sık kansere yol açan “HPV” tiplerine karşı aşılama, bir kadının yaşamının herhangi bir anında “Serviks Kanseri” gelişme riskini önemli ölçüde azaltabilir. İlk cinsel aktiviteden önceki her aşılama, kadının yaşamının sonraki evrelerinde oluşabilecek “HPV” enfeksiyonuna karşı sürekli koruma sağlamalıdır. Kadının cinsel yönden aktif hale gelmesinden sonraki aşılamanın da yararlı olabileceği belirtilen araştırmada,vücudun bağışıklık sisteminin yaşla birlikte doğal olarak zayıfladığı ve bu yüzden bir “HPV” enfeksiyonu gelişmesi ve bu enfeksiyonun inatçı hale gelme riski kadın yaşlandıkça daha da arttığı belirtiliyor.

“Serviks Kanseri” aşılamasında koruma, “HPV” virüsünün kılıfına bağlanan ve virüsün serviks hücrelerine girmesini ve enfekte etmesini önleyen antikorlarla sağlanır. Servikste koruyucu antikorların bulunması önemli, çünkü burası enfeksiyon bölgesi. Kandaki antikor sayısı ne kadar yüksekse, servikste bulunabilecek antikor sayısı da o kadar yüksek olur. Ayrıca HPV virüsü hücreye çok hızlı girer ve 2 saat gibi kısa bir sürede hücrede bulunabilir. Dolayısıyla, enfeksiyon bölgesinde koruyucu antikorların bulunması önemlidir.

“YAŞADIĞIM BÜTÜN ZORLUKLARA RAĞMEN HAYATTA KALMAYI BAŞARDIM”

Hastalık ile mücadele eden kadınlar, yakalandıkları “Serviks Kanseri” hakkında şunları söylediler:

Christine Baze: “Ben 18 yaşımdan beri düzenli olarak jinekolojik muayeneye giden, rutin olarak her yıl pap smear testini yaptıran birisiydim. Eşimle 21 yaşımdan beri beraberdik. Bundan sekiz yıl önce 31 yaşımdayken bu hastalığa yakalandım ve hayatta kalabilmek için çok zorlu bir süreç yaşadım. Tedavinin kendisi ve yan etkileri çok yıkıcıydı. Hiç çocuk sahibi olamayacaktım. İlaçlar çok ağırdı. Ruhsal olarak da çöküntü içindeydim. Bütün zorluklara rağmen hayatta kalabilmeyi başarmış kadınlardan biriyim. Benim yaşadıklarımı hiçbir kadının yaşamasını istemem. Çabalarımla bir kadına bile sesimi duyursam, bir kadının bile hayatını kurtarsam çok mutlu olurum. Keşke dünyadaki her kadın ile gözgöze gelip konuşabilsem ve onları hastalık konusunda bilinçlendirebilsem. Kadınlara önerim kendi bedenlerine ve sağlıklarına sahip çıkmaları. Erkeklere önerim ise hayatlarındaki kadınları serviks kanserine geçit vermemek üzere korumaları.”


 
Oca
16

    
Posted (admin) in Sağlıklı Yaşam on Ocak-16-2009

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Araştırma ve Uygulama Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı uzmanı Opr. Dr. Gülden Avcı, cilt kanserinin, açık tenlilerde, sarışınlarda ve kızıllarda, koyu tenlilere göre daha çok görüldüğünü bildirdi.

Avcı,  cilt kanserlerinin, tüm kanser türleri içinde en sık görülen tür olduğunu belirtti.

“Güneşe fazla maruz kalma, cilt kanserlerinin en önemli sebebidir” diyen Avcı, ancak tek sebebin bu olmadığını, ışın, ısı ve travmaya maruz kalmanın yanı sıra arsenik, katran, kurum, madeni yağlar, parafinle uzun süreli temasların da deri kanserine neden olabildiğini, bu maddelerle çalışan kişilerde hastalığın daha sık görüldüğünü kaydetti.

AÇIK TENLİLERDE DAHA FAZLA GÖRÜLÜYOR

Avcı, cilt kanserinin, açık tenlilerde, sarışınlarda ve kızıllarda, koyu tenlilere oranla daha çok görüldüğünü söyledi.

Vücutta uzun süredir var olan benlerde büyüme, kanama, kaşıntı, kabuklanma gibi değişikliklerin cilt kanserinin nedeni olabileceğini, yaşla birlikte deri kanserinin görülme sıklığının arttığını ifade eden Avcı, “Deri kanserleri gözle görülebilen yer olan ciltte ortaya çıktığından genellikle erken evrede tanı konabilmekte. Bu nedenle de bu kanser türlerinde tedavide başarı oranı yüksektir” dedi.

Avcı, şöyle devam etti:

“Özellikle güneş gören yerler olan yüzde, ellerde ya da vücudun herhangi bir yerinde uzun süredir iyileşmeyen, kapanmayan yara olduğunda mutlaka doktora başvurulması gerekmektedir. Cilt kanserleri en çok baş, boyun bölgesinde görülür. Ancak vücudun herhangi bir yerinde de cilt kanseri gelişebileceği unutulmamalıdır. Cilt kanserinden şüphelenildiğinde tanı için şüphelenilen yaranın hepsi veya bir kısmı alınarak patoloji tarafından incelenir. Böylece tanı konur. Bu incelemeyle cilt kanseri olup olmadığı ve eğer cilt kanseri ise hangi tip cilt kanseri olduğu öğrenilir. Bu patoloji bilgilerine dayanılarak hastanın tedavi ve takibi planlanır.”

Deri kanserlerinin sık görüldüğü bir diğer bölgenin de alt dudak olduğunu ve özellikle erkeklerde daha sık görüldüğünü belirten Avcı, zaman kaybedildiğinde yaranın genişleyerek tüm dudağı kapladığını, kanserin buradan boyun bezelerine (lenf bezi) ve diğer organlara (akciğer, kemik) yayılabilme özelliğinin olduğunu belirtti.

EN SIK GÖRÜLEN TÜRLER

Avcı, en sık görülen cilt kanseri tipinin “ebasal hücreli kanser” olduğunu ve bu tip kanser hücrelerinin çok yavaş ilerleme gösterdiğini söyledi.

Diğer bir cilt kanser tipinin ise “yassı hücreli kanser” olduğunu belirten Avcı, “Yassı hücreli cilt kanseri daha hızlı ilerler ve uzak dokulara atlayabilme yani ‘metastaz’ yapabilme riski vardır” dedi.

“Malign melanom” denilen cilt kanseri tipinin ise en saldırgan tür olduğuna dikkati çeken Avcı, şöyle devam etti:

“Genellikle benlerden kaynaklanır. Doğuştan var olan veya sonradan çıkan benlerin büyümesi, kabuklanması, kaşıntı yapması, kanaması, renk değiştirmesi, kenarlarının düzensizleşmesi, çevresinde yeni benler çıkması malign melanom belirtileri olabilir. Cilt kanserleri genellikle ülkemiz gibi güneş ışınlarının vücuda dik geldiği bölgelerde ve güneş ışınına uzun süre ve sürekli maruz kalanlarda daha çok görülür ve bu etki yıllar içinde birikim gösterir ve cilt kanseri olma olasılığı giderek artar.”

Avcı, ozon tabakasının koruyuculuğunun azalması sebebiyle güneş ışınlarının zararlı etkisinin giderek arttığını vurgulayarak, güneşin etkisini hissettirdiği saatlerde güneşe çıkılmaması, koruyucu kremler kullanılması ve geniş kenarlı şapkalar kullanılması önerisinde bulundu.

TEDAVİ

Erken devrede tanı konduğunda hastalığın tamamen tedavisinin mümkün olduğunu, cilt kanserlerinde asıl tedavinin cerrahi tedavi olduğunu anlatan Avcı, plastik cerrahlar tarafından kanserli dokunun çıkarıldığını, oluşan doku eksikliğinin hastanın başka bölgesinden alınan dokuyla onarıldığını belirtti.

Kanser cerrahisinde birinci amacın tüm kanserli kısımların çıkarılması olduğunu, ancak cilt kanserlerinin daha çok baş ve boyun bölgelerinde ortaya çıkması nedeniyle ameliyat sonrası oluşacak görüntünün estetik açıdan da kabul edilebilir olmasının önemini ifade eden

Avcı, şöyle dedi:

“Eğer cerrahi olarak çıkarılabilmesi mümkün olmayacak kadar genişlemiş ya da kontrol edilemeyecek şekilde diğer bölgelere ya da organlara yayılım olmuşsa, radyoterapi (ışın tedavisi) ve kemoterapi (ilaç tedavisi) gibi diğer yöntemlere başvurulur.”



Çin konuşlu fabrikasında Lida turunç filizleri ile üretilmektedir.